Robert Louis Stevenson

Robert Louis Stevenson

İskoç romancı, şair ve deneme yazarı Robert Louis Balfour Stevenson, 13 Kasım 1850’de Edinburgh’da Thomas ve Margaret Stevenson'ın tek çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. UNESCO’nun çeviri kitaplar konusunda oluşturduğu veri tabanına göre Stevenson, eserleri yabancı dillere en çok çevrilen yazarlar listesinin 26. sırasındadır. Jorge Luis Borges, Bertolt Brecht, Marcel Proust, Arthur Conan Doyle, Henry James, Cesare Pavese, Ernest Hemingway, Rudyard Kipling, Jack London, Vladimir Nabokov, J. M. Barrie ve G. K. Chesterton gibi pek çok ünlü yazarın hayranlığını kazanmış ve övgülerine mazhar olmuştur.

İskoçya çevresindeki deniz fenerlerinin pek çoğunu inşa etmiş olan Stevenson ailesi, İskoçya’nın tanınmış ailelerindendir. Özellikle Robert Louis Stevenson’ın büyükbabası olan Robert Stevenson ünlü bir inşaat mühendisi ve tasarımcıdır.

Hayatının ilk yıllarını ardı arkası kesilmeyen ateşli hastalıklarla geçiren Robert Louis Stevenson, bu hastalıkların etkilerinden hayatı boyunca kurtulamamış ve sonraki yıllarda da sürekli olarak sağlık problemleriyle boğuşmuştur. O tarihlerde hastalığı teşhis edilemediği gibi tedavi konusunda da herhangi bir şey yapılamamıştır. Ölümünden sonra yazarın hastalığının tüberküloz, bronşit ya da sarkoidoz olabileceği yönünde tahminler yapılmıştır.

Altı yaşına geldiğinde evinin yakınındaki okula gönderilen Stevenson, değişik görüntüsü ve karakter yapısı nedeniyle çevresine uyum sağlayamamıştır. On bir yaşına geldiğinde Edinburgh Akademisi’ne gönderilmiş, burada da aynı problemi yaşamıştır. Sağlık problemlerinin de öğrenim hayatını sık sık sekteye uğratması nedeniyle okula devam edememiş, çalışmalarını evde özel öğretmenler eşliğinde sürdürmüştür.

Yedi ya da sekiz yaşına kadar okumayı öğrenemeyen yazar, ilk hikâyelerini annesi ve bakıcısına dikte ettirmiştir. Çocukluğu boyunca büyük bir tutkuyla hikâye yazarken en büyük desteği babasından görmüştür. Gençlik yıllarında hikâye yazmayı babası yüzünden bırakmak zorunda kalan Thomas Stevenson, oğlunun yazmaya karşı olan ilgisini büyük bir sevinçle karşılaşmış, ilk kitabının yayımlanması için gereken maddi desteğin tamamını da sağlayan kişi olmuştur.

1867 yılına gelindiğinde ailesinin diğer bireyleri gibi mühendis olmak üzere Edinburgh Üniversitesi’ne girmiş, burada dersleriyle hiç ilgilenmemiş ve tüm vaktini ders dışı etkinliklere harcamıştır. Aile mesleğini sürdürmeyi reddedip sanat öğrenimi görmeye başlayan kuzeni Bob ve katıldığı bir kulüpte tanıştığı bazı arkadaşlarının etkisiyle okuldan iyice uzaklaşmıştır.

Yaz tatillerinde ailesinin mühendislik çalışmalarını yerinde inceleyebilmek için deniz fenerlerini gezen Stevenson, gördüğü yerlerden ve kişilerden aldığı ilhamla yeni hikâyeler kaleme almıştır. 1871’de mühendislikle ilgilenmeye devam etmeyeceğini ve hayatının geri kalanını yazarak geçirmeyi planladığını ailesine açıklamıştır. Bu durum ailesini biraz üzmüşse de beklemedikleri bir şey değildir. Aynı üniversitede hukuk öğrenimi alması koşuluyla mühendislik öğrenimini yarıda bırakmış, hukuk fakültesini bitirmiş olsa da hayatı boyunca hiç avukatlık yapmamıştır.

Bu yıllar aynı zamanda Stevenson’ın bohem hayatının da başlangıcı olmuştur. Uzun saçları ve kadife ceketiyle partilere katılmış, ailesinden aldığı harçlığı ucuz barlar ve genelevlerde harcamıştır. Hıristiyanlığı reddedip ateist olmaya karar vermiş; bu durum, Stevenson’ın üye olduğu bir kulübün broşüründe “Ebeveynlerimizin öğrettiği hiçbir şeye saygı duymayın!” sloganını gören babasının üzerine gelmesiyle ortaya çıkmış ve aile arasında ciddi problemler yaşanmıştır.

1873’te İngiltere’ye giden yazar, burada edebiyat çevrelerine girmeye başlamış ve kendisine bu alanda yardımcı olabilecek kişilerle tanışmıştır.

1880’e gelindiğinde Fanny Van de Grift Osbourne’la evlenmiş, bu esnada iyice ağırlaşan hastalığına iyi gelecek yerler arayışıyla sürekli seyahat etmek durumunda kalmıştır. Bu yıllar, hastalığına rağmen yazma konusunda en üretken olduğu yıllardır. Başta Define Adası’yla Doktor Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi olmak üzere pek çok eserine bu dönemde imza atmıştır.

Stevenson, hayatının son yıllarını Samoa’ya bağlı Upolu adlı bir adada geçirmiştir. Burada ona, Samoa dilinde “hikâye anlatıcısı” anlamına gelen Tusitala lakabı verilmiş, kısa süre içinde ada halkının akıl danıştığı biri haline gelmiştir.

3 Aralık 1894’te karısıyla konuşmaktayken birden “Bu da ne?” diye bağırmış, karısına “Yüzümde bir tuhaflık var mı?” diye sormuş ve ardından yere yığılmıştır. Birkaç saat sonra da hayatını kaybetmiştir. Ölüm sebebinin beyin kanaması olduğu tahmin edilmektedir.

Samoalılar, kırk dört yaşında hayata veda eden Tusitala’larını mezarına kadar omuzlarının üzerinde taşımıştır. Yazarın mezarı denize bakan bir tepenin başındadır.

I. Dünya Savaşı sırasında aile bireyleri tarafından açık arttırmaya sunulan Stevenson’un orijinal elyazmalarının büyük kısmı günümüzde kayıptır. Define Adası da kaybolan elyazmalarından bir tanesidir.

Stevenson’ın dikkat çeken bir diğer özelliği de müziğe olan ilgisidir. Flüt ve piyano çalabilen Stevenson, hayatı boyunca 123 beste ve düzenlemeye imza atmıştır. Ayrıca 10 kadar şiirini de bestelemiş olduğu bilinmektedir.

Stevenson, yaşadığı dönemde de oldukça tanınan ve adını edebiyat çevrelerine duyurmayı başarabilmiş bir yazardı. Ancak I. Dünya Savaşı’nın ardından, çağdaş edebiyatın yükselişiyle birlikte, yalnızca çocuk kitapları ve korku hikâyeleri yazan bir yazar olarak görülmeye başlandı.

20. yüzyılın sonlarına gelindiğindeyse çok yönlü bir sanatçı oluşu, sosyal eleştirileri, yüksek öngörüsü, sömürgecilik dönemine dair tanıklığı ve hümanist söylemlerinin fark edilmesiyle hak ettiği ilgiye yeniden kavuşmuştur. Geçmişte, edebiyat incelemelerinde kendisine yer vermeyen araştırmacılar, yazarın hayal gücünün sınırsızlığından ve yazma yeteneğinin eşsizliğinden söz eder olmuşlardır. Robert Louis Stevenson, günümüzde tanınan ve çok okunan bir yazardır. Eserleri pek çok dile çevrilmiş ve çevrilmeye devam etmektedir.